Huzurlu
New member
Pareto Kuralı Koçluk İçin Neyi İfade Eder?
Pareto Kuralıyla Değişen Bir Koçluk Hikâyesi: Asıl Mesele Yüzde 80 Değil, Doğru Yüzde 20’yi Bulmak
Geçenlerde bir koçluk görüşmesinde duyduğum bir cümle aklımda kaldı:
“Hayatımda o kadar çok şeyi düzeltmem gerekiyor ki hangisinden başlayacağımı bilmiyorum.”
Bence koçlukta Pareto kuralını anlatmanın bundan daha gerçek bir başlangıcı olamaz.
Çünkü çoğumuzun sorunu hiçbir şey yapmamak değil. Tam tersine, aynı anda çok fazla şeyi düzeltmeye çalışmak.
Bu hikâyeyi burada paylaşmamın sebebi de bu. Birkaç yıl önce tanıştığım bir yönetici, kariyerinde ilerlemek istediğini ama zamanının hiçbir şeye yetmediğini söylüyordu. İsmini değiştireceğim; ona burada “Mert” diyelim.
Mert'in masasında yapılacaklar listesi vardı. Telefonunda ayrı bir liste, bilgisayarında başka bir liste, zihninde ise kimsenin göremediği daha uzun bir liste.
Bir pazartesi sabahı bana şöyle dedi:
“Her şeyi yapıyorum ama hiçbir şey gerçekten ilerlemiyor.”
İşte Pareto kuralı tam o anda konuşmaya başladı.
Mert'in 47 Maddelik Listesi
Mert oldukça çözüm odaklı biriydi. Bir problem çıktığında önce problemi tanımlar, sonra seçenekleri sıralar, ardından en hızlı uygulanabilecek yöntemi seçerdi. İş hayatında onu başarılı yapan özelliklerinden biri buydu.
Fakat ilginç bir çelişki vardı.
Kendi hayatındaki sorunları çözmeye çalışırken seçenek sayısını sürekli artırıyordu.
“Şunu da düzeltmeliyim. Daha erken kalkmalıyım. Daha çok okumalıyım. Ekibimle daha fazla görüşmeliyim. Daha az toplantıya girmeliyim. Spor yapmalıyım. İngilizcemi geliştirmeliyim. Sosyal medyayı azaltmalıyım…”
Liste uzayıp gidiyordu.
Bir noktada ona, “Bunların hepsi gerçekten aynı derecede önemli mi?” diye sordum.
Bir süre sustu.
Sonra, “Hayır ama hepsi önemli,” dedi.
Bu cevap koçlukta sık karşılaşılan bir zihinsel tuzağı gösteriyordu: Önemli olanla acil olanı, değerli olanla alışkanlık haline geleni birbirine karıştırmak.
O sırada ekipten Elif de görüşmeye katılmıştı.
Elif'in yaklaşımı Mert'ten farklıydı. Sorunun yalnızca görevlerde olmadığını düşünüyordu. İnsanların ne hissettiğini, hangi davranışın hangi ilişkiyi etkilediğini ve görünmeyen gerilimlerin performansı nasıl değiştirdiğini sorguluyordu.
Mert, “Ekibimde verimlilik problemi var,” diyordu.
Elif ise, “Belki verimlilikten önce güven problemine bakmalıyız,” diye karşılık veriyordu.
İkisi de haklı olabilirdi.
Ve işte hikâyenin en önemli tarafı burada başladı.
Çünkü Pareto kuralı yalnızca “daha az çalış, daha çok kazan” şeklinde anlaşılırsa koçluk açısından oldukça sığ bir araca dönüşür.
Asıl soru şudur:
Hangi Az Sayıda Etken, Sonucun Büyük Bölümünü Oluşturuyor?
Pareto ilkesi, birçok durumda sonuçların büyük bölümünün nedenlerin görece küçük bir bölümünden kaynaklandığını ifade eder. Popüler biçimiyle bu ilişki 80/20 olarak bilinir.
Fakat burada önemli bir ayrıntı var:
80 ve 20 rakamları her durumda matematiksel olarak tam 80 ve 20 olmak zorunda değildir.
Bu bir düşünme ve önceliklendirme modelidir.
İtalyan ekonomist ve sosyolog Vilfredo Pareto, 19. yüzyılın sonlarında servet ve toprak dağılımını incelerken toplumdaki dağılımın eşit olmadığını gözlemledi. Daha sonra Joseph M. Juran, bu düşünceyi kalite yönetimi alanına taşıyarak az sayıdaki önemli nedenin problemlerin büyük bölümünü açıklayabileceği fikrini “Pareto Principle” adıyla yaygınlaştırdı. Juran'ın yaklaşımında mesele, “önemsiz çokluk” içinden “önemli azınlığı” ayırt etmekti.
Buradan koçluk için çok güçlü bir soru çıkıyor:
“Hayatımda şu anda gerçekten sonucu değiştiren birkaç şey hangileri?”
Mert bu soruya ilk başta cevap veremedi.
Çünkü yıllardır başarıyı “daha fazla şey yapmak” olarak düşünmüştü.
Şimdi ilk defa başarıyı “doğru şeylere odaklanmak” üzerinden düşünmesi gerekiyordu.
Pareto'nun Tarihsel Hikâyesindeki Çarpıcı Ayrıntı
Pareto'nun gözlemleri yalnızca üretkenlik tavsiyesi olarak başlamamıştı.
Aslında başlangıç noktası ekonomik eşitsizlik ve servetin toplum içinde nasıl dağıldığıydı.
Bu tarihsel arka plan, koçluk açısından düşündüğümüzde oldukça ilginç bir mesaj taşıyor:
Kaynaklar her zaman eşit biçimde sonuç üretmez.
Bir saatlik çalışma diğer bir saatlik çalışmayla aynı etkiye sahip olmayabilir.
Bir müşteri diğerinden daha fazla değer yaratabilir.
Bir toplantı diğer on toplantıdan daha belirleyici olabilir.
Bir alışkanlık, onlarca küçük alışkanlıktan daha fazla sonuç doğurabilir.
Bir konuşma, aylarca süren sessiz bir gerilimi çözebilir.
Dolayısıyla koçlukta Pareto yaklaşımı aslında “daha çok yap” demekten önce “neyin gerçekten etkili olduğunu gör” demektir.
Juran'ın kalite yönetimindeki kullanımında da temel fikir buydu: Verileri inceleyerek problemlerin büyük bölümüne katkıda bulunan az sayıdaki faktörü belirlemek ve iyileştirme çabasını öncelikle oraya yöneltmek.
Mert'in Pareto Haritası
Mert'ten son üç ayını düşünmesini istedik.
En çok zamanını alan işler.
En çok stres yaratan konular.
En fazla sonuç üreten faaliyetler.
En çok enerji tüketen ilişkiler.
En fazla gelir getiren müşteriler.
En çok hata oluşturan süreçler.
Ve en önemlisi:
Kendisine gerçekten ilerleme hissi veren işler.
Listeyi çıkardığında ilginç bir tablo ortaya çıktı.
Mert'in haftasının büyük kısmını toplantılar oluşturuyordu. Ancak performansını gerçekten etkileyen kararların çoğu yalnızca birkaç toplantıda alınmıştı.
E-postalara ayırdığı zaman çok fazlaydı. Fakat iş sonuçlarının önemli kısmını etkileyen iletişimlerin çoğu yalnızca birkaç kritik müşteri ve ekip üyesiyle yaptığı görüşmelerden geliyordu.
Bir de başka bir şey fark etti.
Onu en çok yoran görevlerin bazıları aslında en önemli görevler değildi.
Sadece uzun süredir hayatında oldukları için önemliymiş gibi görünüyordu.
Bu, Pareto yaklaşımının koçlukta en değerli taraflarından biri.
Bir şeyin çok zaman alması, onun çok değerli olduğu anlamına gelmez.
Bir şeyin sürekli tekrar edilmesi de onun önemli olduğu anlamına gelmez.
Elif'in Sorduğu Soru Her Şeyi Değiştirdi
Elif listeye baktı ve Mert'e şöyle sordu:
“Peki bunların arasında insanların hayatını etkileyen ama senin listende görünmeyen ne var?”
Mert şaşırdı.
“Nasıl yani?”
“Elinin altında ölçemediğin ama ilişkileri etkileyen şeyleri söylüyorum.”
Sonra ekledi:
“Ekibindeki insanların seni nasıl algıladığını hiç ölçtün mü?”
Bu soru Mert'in stratejik dünyasına farklı bir pencere açtı.
Çünkü performans tablolarında görünmeyen bazı faktörler vardı.
Ekibin kendisini ne kadar güvende hissettiği.
Hataların konuşulup konuşulamadığı.
İnsanların fikirlerinin gerçekten dinlenip dinlenmediği.
Mert'in başarı odaklı yaklaşımı hızlı çözümler buluyordu.
Elif'in ilişkisel yaklaşımı ise çözümün insanlar üzerindeki etkisini görüyordu.
Burada kadın ve erkek davranışlarını birbirine karşıt iki kalıp olarak sunmak kolay olurdu. Ancak gerçek hayatta mesele bu kadar basit değil.
Pareto Kuralıyla Değişen Bir Koçluk Hikâyesi: Asıl Mesele Yüzde 80 Değil, Doğru Yüzde 20’yi Bulmak
Geçenlerde bir koçluk görüşmesinde duyduğum bir cümle aklımda kaldı:
“Hayatımda o kadar çok şeyi düzeltmem gerekiyor ki hangisinden başlayacağımı bilmiyorum.”
Bence koçlukta Pareto kuralını anlatmanın bundan daha gerçek bir başlangıcı olamaz.
Çünkü çoğumuzun sorunu hiçbir şey yapmamak değil. Tam tersine, aynı anda çok fazla şeyi düzeltmeye çalışmak.
Bu hikâyeyi burada paylaşmamın sebebi de bu. Birkaç yıl önce tanıştığım bir yönetici, kariyerinde ilerlemek istediğini ama zamanının hiçbir şeye yetmediğini söylüyordu. İsmini değiştireceğim; ona burada “Mert” diyelim.
Mert'in masasında yapılacaklar listesi vardı. Telefonunda ayrı bir liste, bilgisayarında başka bir liste, zihninde ise kimsenin göremediği daha uzun bir liste.
Bir pazartesi sabahı bana şöyle dedi:
“Her şeyi yapıyorum ama hiçbir şey gerçekten ilerlemiyor.”
İşte Pareto kuralı tam o anda konuşmaya başladı.
Mert'in 47 Maddelik Listesi
Mert oldukça çözüm odaklı biriydi. Bir problem çıktığında önce problemi tanımlar, sonra seçenekleri sıralar, ardından en hızlı uygulanabilecek yöntemi seçerdi. İş hayatında onu başarılı yapan özelliklerinden biri buydu.
Fakat ilginç bir çelişki vardı.
Kendi hayatındaki sorunları çözmeye çalışırken seçenek sayısını sürekli artırıyordu.
“Şunu da düzeltmeliyim. Daha erken kalkmalıyım. Daha çok okumalıyım. Ekibimle daha fazla görüşmeliyim. Daha az toplantıya girmeliyim. Spor yapmalıyım. İngilizcemi geliştirmeliyim. Sosyal medyayı azaltmalıyım…”
Liste uzayıp gidiyordu.
Bir noktada ona, “Bunların hepsi gerçekten aynı derecede önemli mi?” diye sordum.
Bir süre sustu.
Sonra, “Hayır ama hepsi önemli,” dedi.
Bu cevap koçlukta sık karşılaşılan bir zihinsel tuzağı gösteriyordu: Önemli olanla acil olanı, değerli olanla alışkanlık haline geleni birbirine karıştırmak.
O sırada ekipten Elif de görüşmeye katılmıştı.
Elif'in yaklaşımı Mert'ten farklıydı. Sorunun yalnızca görevlerde olmadığını düşünüyordu. İnsanların ne hissettiğini, hangi davranışın hangi ilişkiyi etkilediğini ve görünmeyen gerilimlerin performansı nasıl değiştirdiğini sorguluyordu.
Mert, “Ekibimde verimlilik problemi var,” diyordu.
Elif ise, “Belki verimlilikten önce güven problemine bakmalıyız,” diye karşılık veriyordu.
İkisi de haklı olabilirdi.
Ve işte hikâyenin en önemli tarafı burada başladı.
Çünkü Pareto kuralı yalnızca “daha az çalış, daha çok kazan” şeklinde anlaşılırsa koçluk açısından oldukça sığ bir araca dönüşür.
Asıl soru şudur:
Hangi Az Sayıda Etken, Sonucun Büyük Bölümünü Oluşturuyor?
Pareto ilkesi, birçok durumda sonuçların büyük bölümünün nedenlerin görece küçük bir bölümünden kaynaklandığını ifade eder. Popüler biçimiyle bu ilişki 80/20 olarak bilinir.
Fakat burada önemli bir ayrıntı var:
80 ve 20 rakamları her durumda matematiksel olarak tam 80 ve 20 olmak zorunda değildir.
Bu bir düşünme ve önceliklendirme modelidir.
İtalyan ekonomist ve sosyolog Vilfredo Pareto, 19. yüzyılın sonlarında servet ve toprak dağılımını incelerken toplumdaki dağılımın eşit olmadığını gözlemledi. Daha sonra Joseph M. Juran, bu düşünceyi kalite yönetimi alanına taşıyarak az sayıdaki önemli nedenin problemlerin büyük bölümünü açıklayabileceği fikrini “Pareto Principle” adıyla yaygınlaştırdı. Juran'ın yaklaşımında mesele, “önemsiz çokluk” içinden “önemli azınlığı” ayırt etmekti.
Buradan koçluk için çok güçlü bir soru çıkıyor:
“Hayatımda şu anda gerçekten sonucu değiştiren birkaç şey hangileri?”
Mert bu soruya ilk başta cevap veremedi.
Çünkü yıllardır başarıyı “daha fazla şey yapmak” olarak düşünmüştü.
Şimdi ilk defa başarıyı “doğru şeylere odaklanmak” üzerinden düşünmesi gerekiyordu.
Pareto'nun Tarihsel Hikâyesindeki Çarpıcı Ayrıntı
Pareto'nun gözlemleri yalnızca üretkenlik tavsiyesi olarak başlamamıştı.
Aslında başlangıç noktası ekonomik eşitsizlik ve servetin toplum içinde nasıl dağıldığıydı.
Bu tarihsel arka plan, koçluk açısından düşündüğümüzde oldukça ilginç bir mesaj taşıyor:
Kaynaklar her zaman eşit biçimde sonuç üretmez.
Bir saatlik çalışma diğer bir saatlik çalışmayla aynı etkiye sahip olmayabilir.
Bir müşteri diğerinden daha fazla değer yaratabilir.
Bir toplantı diğer on toplantıdan daha belirleyici olabilir.
Bir alışkanlık, onlarca küçük alışkanlıktan daha fazla sonuç doğurabilir.
Bir konuşma, aylarca süren sessiz bir gerilimi çözebilir.
Dolayısıyla koçlukta Pareto yaklaşımı aslında “daha çok yap” demekten önce “neyin gerçekten etkili olduğunu gör” demektir.
Juran'ın kalite yönetimindeki kullanımında da temel fikir buydu: Verileri inceleyerek problemlerin büyük bölümüne katkıda bulunan az sayıdaki faktörü belirlemek ve iyileştirme çabasını öncelikle oraya yöneltmek.
Mert'in Pareto Haritası
Mert'ten son üç ayını düşünmesini istedik.
En çok zamanını alan işler.
En çok stres yaratan konular.
En fazla sonuç üreten faaliyetler.
En çok enerji tüketen ilişkiler.
En fazla gelir getiren müşteriler.
En çok hata oluşturan süreçler.
Ve en önemlisi:
Kendisine gerçekten ilerleme hissi veren işler.
Listeyi çıkardığında ilginç bir tablo ortaya çıktı.
Mert'in haftasının büyük kısmını toplantılar oluşturuyordu. Ancak performansını gerçekten etkileyen kararların çoğu yalnızca birkaç toplantıda alınmıştı.
E-postalara ayırdığı zaman çok fazlaydı. Fakat iş sonuçlarının önemli kısmını etkileyen iletişimlerin çoğu yalnızca birkaç kritik müşteri ve ekip üyesiyle yaptığı görüşmelerden geliyordu.
Bir de başka bir şey fark etti.
Onu en çok yoran görevlerin bazıları aslında en önemli görevler değildi.
Sadece uzun süredir hayatında oldukları için önemliymiş gibi görünüyordu.
Bu, Pareto yaklaşımının koçlukta en değerli taraflarından biri.
Bir şeyin çok zaman alması, onun çok değerli olduğu anlamına gelmez.
Bir şeyin sürekli tekrar edilmesi de onun önemli olduğu anlamına gelmez.
Elif'in Sorduğu Soru Her Şeyi Değiştirdi
Elif listeye baktı ve Mert'e şöyle sordu:
“Peki bunların arasında insanların hayatını etkileyen ama senin listende görünmeyen ne var?”
Mert şaşırdı.
“Nasıl yani?”
“Elinin altında ölçemediğin ama ilişkileri etkileyen şeyleri söylüyorum.”
Sonra ekledi:
“Ekibindeki insanların seni nasıl algıladığını hiç ölçtün mü?”
Bu soru Mert'in stratejik dünyasına farklı bir pencere açtı.
Çünkü performans tablolarında görünmeyen bazı faktörler vardı.
Ekibin kendisini ne kadar güvende hissettiği.
Hataların konuşulup konuşulamadığı.
İnsanların fikirlerinin gerçekten dinlenip dinlenmediği.
Mert'in başarı odaklı yaklaşımı hızlı çözümler buluyordu.
Elif'in ilişkisel yaklaşımı ise çözümün insanlar üzerindeki etkisini görüyordu.
Burada kadın ve erkek davranışlarını birbirine karşıt iki kalıp olarak sunmak kolay olurdu. Ancak gerçek hayatta mesele bu kadar basit değil.